Kuvvetler ayrılığı nedir? Neden gereklidir? Kuvvetler ayrılığı yoksa neler olur? Kuvvetler ayrılığı, adı üzerinde, toplumu yönetmek, tüm topluma kararlar dayatmak imtiyazının tek bir ele veya ayrıcalıklı bir gruba verilmemesi, dengeli bir şekilde dağıtılmasıdır. Kuvvetler ayrılığı gereklidir çünkü kuvvetler ayrılığı, en azından kâğıt üzerinde, seçilmiş veya seçilmemiş kimselerin toplumu kendi istekleri, ideolojileri doğrultusunda gütmelerini engellemenin yoludur. Yargı bağımsızdır, iktidarın hukuka aykırı işlerini durdurabilir. Yasama ve yürütme ayrıdır, birbirlerinin yanlış icraatlarını törpülerler. Kuvvetler ayrılığı aslında, Niccolò Machiavelli’nin Prens eserinde verdiği meşhur örnekle de ilintilidir. Machiavelli, meşhur örneğinde Türk ülkesini, yâni Osmanlı Devleti’ni savaş alanında yenmenin zor, fakat yendikten sonra elde tutmanın kolay olduğunu savunur, bunu da ülkede tüm güçlerin “Türk Sultanı” elinde toplandığına dayanarak temellendirir.[1] Cemil Oktay’a göre bu durum, “yumurtaların farklı sepetlere konulduğu” ve dengelendiği diğer sistemlerle “tüm yumurtaların aynı sepete konulduğu” sistem arasındaki farkı teşkil eder. [2] Elbette Machiavelli, devletin içerisindeki güçlerin dengesinden ziyâde devletin nasıl güçlü olabildiğini incelemektedir, ancak yine de İtalyan düşünür kuvvetler ayrılığının temellerinden en azından birini Montesquieu’den önce keşfetmiş gibi görünmektedir. [3] Eğer bir siyâsî düzende kuvvetler ayrılığı yoksa, iki çeşit felâketin bu düzeni bulması mümkündür: Yöneticiler kötü niyetli ve sistemi kendi lehine bozmaya çalışan demagoglar olabilirler, veya yöneticiler iyi niyetli ancak beceriksiz kişilerdir ve onların hatalarını durduracak ikinci bir kuvvet yoktur.

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı var mıdır? Veya var mıydı? Türkiye’nin siyâsî düzeni nasıl işliyordu, nasıl işliyor? Olması gerekenden daha karmaşık bir cevabı olan bir soruyla karşı karşıyayız. Resmî duruma bakarsak vardır. Fiilî duruma bakarsak yoktur. Ne zaman olduğu da meçhûldür. Yargı, herhangi bir hükûmet döneminde siyâsî etki altında kalmadan işlevini yerine getirdi/getiriyor dersek bu gülünç olur. Yasama ve yürütmenin mevcut durumu ise, bu iki kuvvetin tek bir odakta toplandığını gösteriyor. Bu odağın atanmış değil seçilmiş olması da, “askerî vesayeti ortadan kaldırmak” gibi uygulamalar başta olmak üzere belli projeleri daha rahat  uygulamasını sağladı. Önce şunu açıkça belirtelim, burada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ideal şartlar altında, siyasette aktif bir rol oynaması gerektiği, yahut TSK daha aktifken ülkenin muhteşem olduğu iddiasında bulunmayacağım. Amaç, sâdece TSK’nın 1960’tan 2000’lerin başlarına kadar Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ve siyasî denge lehine nadir görülen bir rol üstlenmiş olup olmadığını görmek. Gerçek anlamda kuvvetler ayrılığının bulunmadığı bir sistemde, TSK’nın güçlü bir aktör olarak sistemde bir denge unsuru olup olmadığını anlamak.

27mayisgazete

27 Mayıs 1960’tan önce, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin yönetiminde aktif bir rol sahibi olmadığını söylemek mümkün. Bunu hem TSK açısından “müdahale edilecek bir şey olmadığı” hem de Fevzi Çakmak’ın, İsmet İnönü’nün ve tabii Mustafa Kemal Atatürk’ün ordu ile siyâseti kesin bir biçimde ayırma kararlılığı ile açıklayabiliriz. [4] Müdahale edilecek bir şey olmadığından kasıt kuvvetler ayrılığının işliyor oluşu değil, sistemin TSK tarafından “kurucu değerlere sâdık kişilerin” elinde görülmesidir. Sonuçta bu kurucu değerleri yerleştiren kişiler ülkeyi yönetiyordu.

27 Mayıs’tan sonra, Demokrat Parti iktidarının devrilmesiyle TSK’nın artık Türk siyâsî hayatında bir aktör olarak belirdiği görülür. Bu târihten itibaren TSK hükümetleri “onaylar” veya onaylamaz, darbe tehditinde bulunur. İktidardaki hükûmetlerin icraatlarını “denetler”, anayasaya aykırı faaliyetler veya “anarşi ortamına yol açan basiretsizlik” görürse muhtıra verir, ve hatta darbe yaparak hükûmeti düşürür. Başlangıçta belirttiğimiz gibi, farklı toplum kesimlerinin bir arada yaşamasını, hiç olmazsa kuvvetler ayrılığındaki ögelerden birine güvenmesini sağlayacak bir düzen Türkiye’de tam anlamıyla mevcut olamadı. Bu sebeple, Türk siyâseti kuvvetlerin tek bir gücün elinde toplanmasına son derece elverişli ve dengesiz olabilecekti. Buna karşın, normal bir demokraside hiç görülmeyecek, görülmemesi gereken bir şekilde TSK sistemi denetleyen bir unsur hâline geldi, bunun yanı sıra Türkiye’deki seküler kesimin dayanağı oluverdi. Seçimle  iktidara gelen hükûmetleri seçilmemiş askerlerin düşürmesi, arzu edilir bir şey değildir. Ancak “askerî vesayetin yıkılması” ardından Türkiye’de kuvvetler ayrılığının ve siyasî düzenin ne hâle geldiği düşünülürse, TSK’nın aslında ehvenişer bir rol oynadığını görmek mümkün. Askerî vesayet retoriğine karşın, Necmettin Erbakan’ın Ecevit’le, Demirel ve Türkeş ile, sonra da REFAH-YOL hükûmetinde, bu kez büyük ortak olarak hükûmete girebilmiş olduğunu, Kürtçü hareketten partilerin ve milletvekillerinin meclise girebildiğini, 2002 seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin ardından kimilerinin beklediği gibi bir darbenin meydana gelmediğini hatırlarsak, TSK’nın abartıldığı gibi sisteme tek başına hâkim olmadığı ortadadır.

28subattanklar

28 Şubat’tan sonra yaşananlar, Türkiye’nin hâlen konuşulan meselelerinden birisi. Gerçekten de kabul edilmeyecek olaylar oldu. Vicdânî yanı bir kenara, bir de stratejik olarak bakalım; Bu olayların bir kısmı 28 Şubat’ın değil ama 28 Şubat mağduriyetinin (hem gerçek anlamda, hem de sonraki siyâsetçilerin 28 Şubat’tan yararlanmaları anlamında) belki bin yıl sürmesine sebep olacak. Buna karşın, Türkiye’de ABD’deki gibi bir checks and balances sistemi yahut Avrupa ülkelerinin çoğunda farklı şekillerde mevcût olan denetleme mekanizmaları olsaydı, Refah-Yol hükûmeti İran’la ve Libya’yla olan ilişkilerin skandal hâline gelmesinin ardından muhtemelen hükûmetten düşecekti. Yahut 12 Eylül öncesinde düzenlenen Kudüs Mitingi’ne, ekonomik krize ve siyâset kurumunun Kenan Evren’in de değineceği gibi bir Cumhurbaşkanı seçemeyecek derecede iflâs etmiş olmasına hangi denetleme mekanizması izin verebilirdi? Aradaki fark, alıştığımız demokrasilerde bu hükûmetlerin barışçıl ve sistem içerisindeki yollarla görevden uzaklaşacakken Türkiye’de böyle bir mekanizma ve kuvvetler ayrılığı hiçbir zaman yeterince güçlü olamadığı için, bu görevi zor kullanarak TSK’nın üstlenmesidir. Yargı, yukarıda bahsettiğimiz olayların üzerine gidip, siyâsî sorumlular bulabilir miydi? Şüpheliyim. Ayrıca, TSK’nın darbelerin ardından uzun süre iktidarda kalmadığı, kısa bir süre içerisinde gözlemci rolüne geri çekildiği de malum. Oysa Türkiye, yıllarca askerî cuntalarca yönetilen ülkeler gibi fiilî olarak askerlerin tam kontrolünde kalabilirdi.

tyranny-of-the-majority-cartoon

Tabii, TSK kuvvetler ayrılığının doğrudan bir ögesi değildi. Yasama TBMM’de, yürütme hükûmet ve Cumhurbaşkanı’nda, yargı ise bağımsız mahkemelerdeydi. Ancak TSK, kuvvetler ayrılığının üzerine adeta ikinci ve fakat daha güçlü ve toplumsal desteği de olan bir Anayasa Mahkemesi gibi konuşlanmıştı. Bu yüzden, TSK’nın Türk siyâsî sisteminde 1960’tan son yıllara değin bir denge unsuru olarak yer aldığını iddia ediyorum. Elbette, günümüz Türkiye’sinde meşruluk tartışmalarının Max Weber’i (karizmatik meşruluk) ve Alexis de Tocqueville’i (çoğunluğun tiranlığı) mezarlarında ters döndürecek şekilde tamamen halk oylaması etrafında şekillenmesi, bunun anlaşılmasını güçleştirecektir. Fakat, siyâsî güçlerin üzerinde hiçbir denetimin olmamasındansa, normalde olmaması gereken bir denetimin olması, daha önce de denildiği gibi, ehvenişerdir. Yapılan darbelerden sonra TSK’nın icraatlarının pek çok defa ülkede kutuplaşmayı arttırdığını, 12 Eylül özelinde sol hareketlerle mücâdele edeyim derken bölücü terörün ve İslâmcılık akımının yolunu açtığını söylemek gerek. Bu yüzden TSK’nın yeniden bu konuma gelmesini ummaya gerek yoktur, zaten günümüzde bunu beklemek gerçekçi de değildir. TSK’nın bu enteresan rolü artık târihî bir meseledir, AKP döneminde bitirilmiştir. Sorun, artık yasama ve yürütme üzerinde hiçbir denge unsurunun bulunmamasıdır. Bundan sonra, târihin bir cilvesi olarak 27 Mayıs’ta gelip 12 Eylül’de giden Cumhuriyet Senatosu’ndan mülhem, rolü daha net biçimde belirlenecek ve tabii sistemi denetlemek ve dengelemek amacıyla kurulduğu için sisteme müdâhil oluşu daha normal karşılanacak bir kurum düşünülmeli. En azından bu kurum, darbe yaparak değil önceden belirlenmiş yetkilerini kullanarak sisteme denge sağlayabilir.

Özetle, TSK Türkiye’de kuvvetler ayrılığının tehdit altında olduğu, veya kuvvetlerin işleyemez duruma geldiği anlarda ortaya çıkıp yönetimi devralan bir kurum olmuş, doğal olarak her kurum gibi bazen kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, bu  denge unsuru niteliğini de AKP dönemine değin sürdürmüştür. Artık TSK’nın bu rolle bir ilişkisi kalmamıştır, 15 Temmuz ile önceki darbeler arasında bağlantı kurma çabası komiktir. 15 Temmuz’u yapan, dengesiz bir düzeni fırsat bilip her kuruma sızabilen bir terör grubudur, amacı da “balans ayarı” değil iktidarı alıp elde tutmaktır. Söylenildiği gibi, TSK’nın geçmişteki bu rolünün ne derece arzu edilebilir olduğu tartışılabilir, ancak bu rolün Türkiye şartlarında kendi kendine oluşmuş ve hiç yoktan iyi bir denge unsuru olduğu konusunda, bugünün en güçlü kanıt olduğu fikrindeyim. Fakat “ordu göreve” sloganlarını bir kenara bırakmak ve şunu anlamak da, her kesim için şart: Türk siyâsetinin sorunları TSK’nın siyâsetten çekilmesinden değil, tüm kuvvetlerin artık gerçekten tek elde toplanmasından kaynaklanmakta.

———————————————————————–

[1] Niccolò Machiavelli, Prens, çev. Harun Mutluay, (İstanbul, 2012, Bordo Siyah), s. 43-44.

[2] Cemil Oktay, Siyâset Bilimi İncelemeleri, (İstanbul, 2014, Alfa), s. 81-82.

[3] Tabii, Montesquieu’nün Kanunların Ruhu eserindeki tanımlamaları, ve hatta ondan önceki sözgelimi Jean Calvin’in de kuvvetler ayrılığı hususunda tespitlerini hatırlatmak gerekir.

[4] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Yavuz Alogan, (İstanbul, 2015, Kaynak) s. 18.

 

Reklamlar