Alt-right, alternatif ve İngilizce sağ anlamına gelen “right” kelimelerinin birleşimiyle türetilen bir kavram. Kısaltılmamış hâliyle “alternative right” ifadesinin, 2008’de Neo-Con hareketiyle kendisini ayrı tutmaya özen gösteren bir muhafazakâr olan Paul Gottfried tarafından ilk kez kullanıldığı düşünülüyor.[1] Ancak, ortada tek bir bayrak altında tek bir alt-right hareketi yok, aksine pek farklı akıntılardan beslenen ve adeta tesadüfen oluşmuş bir nehir görünümü var. Yine de, “alt-right” fikrine yakın duran grupların belli başlı karakteristik özellikleri ve fikirleri paylaştıklarını söylemek mümkün. Önce bu özelliklerini, sonra da fikirlerini ve bu fikirlerindeki temel ögeleri ele almaya çalışacağım.

1- Alt-Right Sempatizanlarının Kimi Karakteristik Özellikleri

screen-shot-2017-01-24-at-4-28-33-pm-650x443

Öncelikle, hiçbir fikir akımının kendini benimseyenleri tamamen tek tipleştirmediğini, buna karşın her fikrin belli tiplerin ilgisini çektiğini, böylece sempatizanlar arasında belli temel özelliklerin görülebildiğini söyleyelim. Bunun sebebi de, muhtemelen Carl Jung’un muhteşem tespitiyle açıklanıyor: “İnsanların fikirleri olmaz, fikirlerin insanları olur.”[2] Böylece, alt-right sempatizanlarının, birazdan değineceğimiz bazı karakteristik özelliklerinin neden var olduğu açıklanmış oldu.

Erkeklik, övgü olan adamlık olarak değil bir cinsiyet olarak erkek olma hâli, alt-right sempatizanının temel özelliklerinden birisi. Gerek sosyal medyada, gerekse 2017 ABD Seçimleri sürecinde geleneksel medyada gördüğümüz kadarıyla, alt-right’a sıcak bakanların çoğunluğunu erkekler oluşturuyor.

Bir diğer karakteristik özellikleri, sıklıkla kadınlara ya açık olarak “aşağı bir tür” muamelesi yapmaları yahut da başka mizojinik eylemlerde bulunmaları. Bir hareketin çoğunluğunu erkeklerin oluşturması, Trump’a karşı olayım derken Allahu Ekber diyen “feministler” için bir sorun teşkil edebilir[3], normal bir insan için bu bir sorun değildir. Buna karşın, kadınlar ve erkeklerin arasında farklılıktan öte bir üstlük-astlık ilişkisi kurma düşüncesinin kabul edilemez olduğunu söylemek gerek. Herhâlde Aristoteles bugün yaşasa, kadınların diş sayısı hakkında daha isabetli bir tespitte bulunabilirdi, bunun sebebi de insanlığın yüzlerce yılda gelişiminin zirvesine ulaşması veya târihin çizgisel şekilde ilerlemesi değil, bilimin kümülatif ilerleyişi olurdu.

Alt-right sempatizanları arasında Anti-Semitizm’in de hayli yaygın olduğunu görüyoruz. Hareketin reaksiyoner niteliğini düşününce, bunun sebebinin karşıt görüşlü Yahudi düşünürler ve aktivistler olduğu sonucuna varabiliriz. Alt-right’ın buradan bazen gayet ciddi, bazen ise mizâhî olarak vardığı sonuç ise senelerdir değişmeyen, İslâmcılardan Nazilere kadar nicelerini ihyâ eden bir tespit: “Dünyayı Yahudiler yönetiyor!”  Hareket içerisinde zencilere (zenci ifâdesinin Türkçe’deki kullanımının İngilizce negro ile bir alakası olmadığını hatırlatalım) bakışın da pek olumlu olmadığı kesin. Ancak, bu sâdece alt-right’ın değil daha detaylı olarak white-nationalism denen akımın bir getirisi olduğu için burada çok detaylı incelenmeyecek. Sâdece, son zamanlarda ABD’de zencilere pozitif ayrımcılığın arttığını, Obama’nın ilk zenci ABD lideri olarak öne çıktığını, alt-right’ın da günümüzdeki hemen her şeye olduğu gibi bunlara da reaksiyon gösterdiğini söylemek yeterli.

Bunun yanı sıra, alt-right’ın en önemli özelliklerinden birisi, sempatizanlarının internet üzerinden organize olmaları değil, hareketin doğrudan internette oluşması. Zekî insanların internet üzerinden organize olup bir fikir örgüsü kurgulamaları toptan imkânsız değil. Aksine, gerçek hayatta bir araya gelen bir sürü insanın ortaya çıkara çıkara İslâmcılık, Komünizm gibi fikirleri çıkartabildiklerini gördük. Hatta ve hatta, itiraf edelim ki, komünizm fikir örgüsüne katkı sağlayan kişilerin pek çoğu ciddi anlamda zekî kişilerdi, ancak günümüzde objektif okuyucuya en önemli katkıları zekî insanların da yanılabildiklerini kanıtlamak oldu. Konudan ayrılmazsak, alt-right reaksiyoner bir hareket olarak, düşünce kurgusundan bekleneceğinin aksine tamamıyla modern bir hareket. Öyle ki, alt-right, liberalizmin hiçbir zaman düşlerinde dâhi göremeyeceği bir ortamın; İnternetin çocuğu.

2- Modernite, Muhafazakârlık, Reaksiyonerlik: Alt-Right’ın Kimi Sorunları              

7892d5cb8245fd248d26e68ea7b082397ce3cd75              

Platon, Kratylos adlı eserinde, Heraklitos’tan bir alıntıyla, her şeyin değiştiğini, hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını söylemişti. [4] Kezâ Heraklitos, bir başka yerde, artık klişe hâline gelen bir örneği vererek aynı nehirde iki kez yüzmenin mümkün olmadığını da tespit etmişti. Antik Yunan bilgeliğinden yüzlerce yıl sonra, kendi şahit olduğu değişikliklerin pek çoğunu dehşetle ve tiksintiyle takip eden ve sonraları muhafazakârlığın fikir babalarından biri olan Edmund Burke ise, değişime tamamen kapalı olan bir devletin, ki bunu günümüzde bir toplum diye ele almamız da mümkündür, herhangi bir şeyi muhafaza edebilecek konumda olmadığını ortaya koydu. [5] Günümüzde, muhafazakârların, en azından Batı’ya gösterdiği reaksiyon ile kendini muhafazakâr sanan İslâmcıları haklı olarak hariç tutarsak, hemen tümü bu temel esası kabul etmektedir. En azından kimi değişiklikler kaçınılmazdır. Hatta, bu değişikliklerin yolu doğal olarak açılmazsa, yani Burke’ün dediği gibi değişime uyumlu bir sistem yoksa, o hâlde devrim gelebilir, ki devrim de kimi durumlarda (her zaman değil!) bu değişimin kapı açılmayınca bütün gücüyle kapıya yüklenip birden bire evin içine atılmasıdır. Bu nedenle devrimler risklidir, istenilenin tam tersi sonuçlar yaratabilir,  bu yüzden mümkün olduğunca kaçınılması, evrim varken teveccüh edilmemesi gereken şeylerdir. Ancak, Türk modernleşme örneği değişimin önünde dikilerek dünyayı durdurmanın da imkânsız olduğunu gösteriyor. Eğer ki III. Selim’in ağırbaşlı, sâkin ve karşılıklı tavize dayanan Batılılaşma hareketi başarılı olsa, yenilik karşıtları, meselâ Yeniçeri Ocağı, II. Mahmud’un şiddetinden kendilerini koruyabileceklerdi. Demek ki bazı devrimlerin birikerek gelen evrimlerin sonucu olduğunu kabul etmeliyiz.

Alt-right, burada muhafazakârlıktan keskin bir şekilde ayrılıyor. Alt-right, Burke’e dayanan bir hareket değil. Burke gibilerin neredeyse bir tutkuyla bağlandıkları, bazen kendilerini de siyâsî olarak dezavantajlı duruma düşüren hakîkât tutkusuyla ilgilenmiyor. Öyle ki alt-right’ın yükselişi ile, “gerçek ötesi” diye çevrilebilecek post-truth kavramının yükselişi aynı ana denk geliyor. Ayrıca alt-right, muhafazakârlığın mutedil kalma ve birtakım elitler, sıklıkla devleti yönetenler, eskiden daha güçlü bir şekilde aristokrat kesim öyle karar verdiğinde değişime adapte olma güdüsünden tamamen uzakta. Alt-right, aksine, değişimi hemen topyekûn zararlı kabul ediyor. Nitekim, memelerle kendini ifâde eden sempatizanlar, alışageldiğimiz muhafazakârların birkaç on yıl önce kötü bir şey olduğu düşüncesinde olduklarını, oysa kendilerinin çok daha önceye dönmek istediklerini belirtiyorlar. Bu da bizi başka bir yere getiriyor…

Altın çağ fikri, her zaman tehlikeli bir fikir olmuştur, totaliter fikirlere kaynaklık etmiştir. Eric Voegelin’in defalarca dikkat çektiği üzere[6], modern ideolojiler sıklıkla bir altın çağ fikrine sahip olup, “cenneti dünyada gerçekleştirme” çabasına girişirler. Amerika’yı yeniden great yapma sloganı, sâdece Trump’ın bir sloganı olmaktan ziyâde, Trump ile alt-right arasındaki en temel fikir ortaklığını gösteren, ama itiraf edelim ki gündelik siyâset için son derece başarılı bir ifâde. Kitleler, Amerika’nın ne zaman Trump’ın iddia ettiği gibi great olduna, neden bugün böyle olduğuna derin bir ilgi beslemezler. Alt-right’ın popülizmi ile  reaksiyonerliği adeta bu sloganda somutlaşır. Geçmişten bir altın çağ seçilir, ki bu altın çağın gerçekten iyi ya da kötü bir dönem olması (kim için?) genelde önemsizdir, o altın çağdan bugüne yaşanan hemen her şey birer hatadır, bu yüzden establishment derhâl alaşağı edilmeli ve altın çağ günümüze getirilmelidir. Herkes, târihte belli bir dönemi beğenebilir ve hatta bazı dönemler şüphesiz ki diğerlerinden daha çekici, daha müreffehtir. Dahası, gerçekten de târihte bazı olaylar günümüzü kötü şekilde etkilemiştir. Ancak, o dönem geçmişse, o geçmiş ancak anlaşılır, bugünde sürdürülen parçası muhafaza edilir. Geçmiş geri getirilmez, çünkü bu imkânsızdır. Sağdan grupların, geçmişi geri getirme çabası, solun geleceği bugüne taşıma ve dünyada cenneti yaratma hayalciliğinden pek de farklı değil. Bu nedenle, alt-right’ın Orta Çağ’ı, hatta çok daha yakın bir dönem olan Reagan dönemini günümüze getirme çabalarını yeni bir fenomen değil, ideolojilerin sıklıkla yaptığı hatalardan biri olarak görmek mantıklı. Yine bu altın çağcılık gereği, alt-right hareketi Orta Çağ’a, ABD’de “liberal” olarak adlandırılan kesimin (bu tabirin Avrupa’nın liberal tabiriyle aynı olmadığını belirtmek gerek) dini toplum hayatından tamamen çıkarma, meselâ Christmas demeyince tüm sorunların çözüleceğini umma gibi çocukça fikirlerine karşı, dine tamamen ve bütünüyle sarılma gibi “renkleri” de barındırıyor. Oysa daha önce, geçmişte gerçekten de birtakım “köprüden önceki son çıkışların” kaçırılmış olabileceği yazıldı. Demek ki önemli olan, geçmişi geri getirmek değil anlamaktır. Nitekim, Nietzsche’den Leopardi’ye ve hatta Ayn Rand’e bir çok kişinin Hristiyanlığa yönelttiği eleştirilerde önemli bir haklılık payı olduğunu düşünmemek elde değil. Hatta, ilk Hristiyanların buldukları heykellerin kafalarını kestiğini ve bazen de insaflı davranıp sadece bu heykellerin üzerlerine haç kazımakla yetindiklerini hatırlar[7], antik heykellere olan tahammülsüzlüğü bir ölçü olarak alırsak, bu eleştiriyi diğer kitaplı dinlere yaymak da mümkün.[8] Ancak târih bize, dinlerin tamamen ortadan kaldırılma denemesinin insanların aptallığına çözüm olmadığını gösteriyor. Dünyadaki meselelerin çoğu, totaliter çözümlerle hâllolamayacak kadar karmaşıktır. Adını Enver Paşa’dan alan Arnavutluk’un diktatörü Enver Hoxha, dinleri resmen yasakladı (Türkiye’de hiç görülmemiş bir olaydır, 28 Şubat’la, “camiler ahır yapıldı” söylemiyle kıyas kabul etmez), dindârları hapse attırdı, evinde dinî kitaplar barındıranları cezalandırdı. Birkaç nesil sonra, gerçekten de dinle pek ilgisi olmayan bir nesil ortaya çıktı. Ancak bu, Arnavutluk’u bir yeryüzü cenneti kılmadığı gibi, Enver Hoxha’yı da ülkenin her tarafına hiçbir işe yaramayan sığınaklar inşa edip ekonomiyi iyice batırmaktan alıkoymadı.

Demokrasiye bakış açısı, burada ele alacağımız son husus. Alt-right, demokrasiden hoşlanmıyor. Oysa ki popülizm sâyesinde demokraside başarılı olabilecek bir hareket. Neden böyle düşündüklerini bir kenara koyalım, alt-right demokrasinin yerine modern bir “Tanrı-Kral” koymak istiyor. Güçlü adamları târihin büyük (belki de tek) aktörü olarak görüyor. Demokrasinin başta demagoglarca ele geçirilmeye elverişli olması olmak üzere kimi zayıf noktaları olduğu aşikâr, ancak bunun çözümü yönetimi demagoglara vermek değil. Demagogların monarşi kurmasına izin vermek hiç değil. Kimi zaman rekabet yanlısı fikirler öne süren alt-right’ın, yine de bir meritokrasi taraftarı olduğunu söyleyemiyoruz. Çünkü başa geçen kişi sıklıkla tek kişi ve onun etrafında örgütlenenler oluyor, alt-right’ın dünya görüşünde. Bu kişiler nasıl “güçlü kişiler” olarak öne çıkacak, bunlar hangi kurumlarda hangi yetenekleri edinip buraya gelecekler ve bunları kim denetleyecek (belki de kimse?) soruları şimdilik cevapsız görünüyor. Bir “kral” başa geçecek, umacağız ki târihte defalarca yaşandığı gibi on sene sonra güçten çıldırıp yakın çevresini dâhi temizlemesin.

Solun her rengine duyulan tepkinin bir sonucu olarak ortaya çıkan reaksiyoner alt-right’ın Stoacılık akımına ilginç bir ilgi beslemeye meyyal olduğunu düşünerek, bu kısmı Stoacı Roma İmparatoru Marcus Aurelius’tan bir alıntıyla bitirmek iyi olacak; “Düşmanından öç almanın en iyi yolu, onun gibi davranmamaktır.[9]

3- Sonuç

large_image-resizer

Alt-right, daha önümüzdeki yıllarda çok konuşacağımız bir kavram. En kısa tarifini tekrarlarsak, alt-right, internet ortamında ortaya çıkan, farklı alt kolları olan, ancak asgârî olarak bir altın çağı, belli nefret ögeleri, bu ögeler için kullandığı çeşitli kavramlar (sözgelimi Amerikalı muhafazakârlara karşı kullandıkları cuckservative) olan, popülist ve reaksiyoner bir hareket. Amerikan “soluna”, multikulturalizm diye ifâde edilen anlayışa, kendi tâbirleriyle “globalizme” ve pek tabii elitlere karşı olan, çoğunlukla, özellikle ABD’de, küreselleşmeden ekonomik olarak zarar gördüğü anlaşılan insanları bir araya getiren bu hareket, varlığını borçlu olduğu düşmanının en radikal kesimleriyle benzeşiyor. Üstüne üstlük, hepsine değinsek bu yazıyı hiç bitmeyecek bir makale hâline gelecek kadar fazla kusurlara sahip, ki bu kusurların çoğunu da reaksiyoner yapısına borçlu. Siyâsî olarak kendi karşısında gördüğü zümre dine karşı olduğu için, dünyayı Kilise’nin yönettiği devirlerde her şeyin güllük gülistanlık olduğunu düşünmek, veya Orta Çağ’ın en şiddetli tahammülsüzlük örneklerinden bazılarını, üstelik Moğollar gibi psikolojik savaş amacıyla bile değil düpedüz kendi istekleri doğrultusunda sergileyen Haçlıları birer kahraman gibi görmek, alt-right’ın kusurlarından sâdece bazıları. Alt-right, içinde barındırdığı popülizm ve kitleleri ele geçiren altın çağa dönüş söylemiyle gündelik siyâset için biçilmiş kaftan olsa da, ve hatta ABD Başkanı Donald Trump ile bir şekilde ilişkili görülse de, işin fikrî boyutunda mevcût eliti ele geçirme potansiyelinden, şimdilik, uzak görünüyor. Alt-right’ı yükselişe geçiren en önemli etken olan göçmen meselesi ve radikal İslâm gibi konularda merkez siyâsetçilerin ve ideolojilerin mevcût “ne olursan ol gel” ve “entegre olmayacaksan da gel” anlayışlarını sürdürmeleri hâlinde ise neler olabileceğini kestirmek güç. Burada, normal ve mevcût şartlar altında gerek Batı’da gerekse, Batı’da ne olsa her yere sirayet ettiği için dünyanın kalanında mevcût sorunlara en iyi cevâbın yine liberal-muhafazakâr çevrelerden, hem sola hem de alt-right’a karşı gelebileceğini, ancak o cevâbın henüz verilmiş gibi görünmediğini ve böylece alt-right’ın bu alanda bir avantajı elinde bulundurduğunu söylemek mümkün.

———————————————————————

[1] Lorna Shaddick, ““We’re the establishment now”: ‘alt-right’ in the spotlight”, OxfordWords Blog, 16.11.2016. (31.01.2017) http://blog.oxforddictionaries.com/2016/11/alt-right/

[2] Sözün İngilizce hâli: “People do not have ideas, ideas have people.” Çeviri bana ait. Almanca orijinaline ulaşmam mümkün olmadı, bilen okuyucuların yardımlarına açığım.

[3] Olayın LiveLeak’e yansımış hâli için bakınız: https://www.liveleak.com/view?i=c8d_1485112183

[4] Sözün Yunanca orijinali: πάντα χωρεῖ καὶ οὐδὲν μένει.

[5] Edmund Burke, Reflections on the Revolution in France, (1790), p. 18. http://socserv2.mcmaster.ca/~econ/ugcm/3ll3/burke/revfrance.pdf  31.01.2017

[6] Kendisinin bu fikri sonraları “Don’t immanentize the eschaton!” şeklinde formüle edildi.

[7] İlber Ortaylı, Batılılaşma Yolunda, (İstanbul, Merkez Kitaplar, 2007), s. 128.

[8] Konumuz dinler olmadığı için bu nokta üzerinde daha fazla durmaya gerek duymuyorum. Ancak, Ayn Rand’in Hristiyanlığın etik üzerine getirdiği değişimlere yönelik eleştirisini başta İslâm olmak üzere diğer dinler üzerinde uygulamayı denemek ileride ilginç bir yazı konusu olabilir.

[9] Marcus Aurelius, Düşünceler, çev. Şadan Karadeniz, (İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2016).

Reklamlar